111 Hz ·Bölüm 100 ·23 Ekim 2023 ·26 dk ·1.709 kelime

Güzel Zamanların İzinde

Bu hafta, 111 Hz ile çıktığımız yolculuğun 100. bölümündeyiz! Ancak bu bölümü özel kılan tek şey bu değil... 100 numaralı 111 Hz bölümünde Cumhuriyetin de 100. yılını kutluyoruz. Bunun şerefine kendimizi mutlu hissettiren bir kavramdan, nostaljiden bahsediyoruz. Geçmişte kalan güzel şeyleri hatırladığımızda neden iyi hissettiğimizi birlikte inceliyoruz.

0:00

Bu bölüm 111 Hz dinleyicileri ve benim için özel bir bölüm, zira bugün dalya diyoruz arkadaşlar! 111 Hz ile çıktığımız yolculukta 100’üncü bölümümüze ulaştık. Dile kolay tam 100 bölüm! Birçok hikayeye, birçok farklı dünyaya, birçok farklı hisse konuk olduk bu süreçte. Sanattan, bilimden, teknolojiden, sosyolojiden, psikolojiden, tarihten ve daha birçok farklı disiplinden ilham almaya çalıştık.

5 Temmuz 2021’de başladı yolculuğumuz. İlk bölümümüz “Geleceğin Sesini Tasarlamak” ile çıktık uzuuunca bir yola.

Sessiz bir aracın sesi nasıl olmalı?

Bu konuda tasarımcılar ikiye ayrılmış durumda. Bir kısmı bu sesin klasik motor sesinin dijital bir taklidi olması gerektiğini savununuyor. Kamplaşmanın diğer tarafındaki BMW ise geleceğin sesini sıfırdan tasarlamak için çoktan kolları sıvamış durumda.

Geleceğin sesi diyorum, çünkü tasarımcıların önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde verecekleri kararlar, yaşadığımız şehirlerin de sesini belirleyecek.

Yolculuğumuzun devamında onlarca yere uğradık dediğim gibi. Örneğin uzaya gönderilen Voyager Plakları’nın izini sürdük.

Öte yandan, gökyüzünde bir yerde, Voyager'la gönderilen plaktaki onlarca farklı kültürden sesler ve görüntüler; bize farklılıklarımızı bir eksiklik veya üstünlük meselesi olarak değil, bir zenginlik ve çeşitlilik olarak görmemizi öğütlüyor.

Bu yolculuktaki tek durağımız sadece uzay değildi elbette. Bazen de sessizlikte aradık ilhamı.

Beethoven, bize önce bir akor dinletiyor. Öyle bir akor ki bu, bir sonraki akorun adeta habercisi. Bir sonraki ölçüde neyi duyacağımızı az çok tahmin edebiliyoruz. Bir beklenti halindeyiz. İstiyoruz onu, ve bekliyoruz. Ama Beethoven bizi bir anlık sessizlikte bırakıyor.

Öyle bir sessizlik ki bu, beklentimizle başbaşa bırakıyor bizi. Ve elbette, bir önceki duyduğumuz sesle... Sessizlik, az önce duyduğumuz sesin, keçeli kalemle altını çiziyor adeta.

Kimi zamansa bir koronun provasına konuk olup, dinlemenin felsefesinde sürdürdük arayışımızı.

Rezonans, önemli bir kültürün mirasçısı. Bu miras her şeyden önce, klasik koro müziği geleneğinden oluşuyor. Repertuvarlarında, pek çok farklı kültürden, hem klasik hem modern eserler var. Tüm bu eserlerin ortak yanıysa polifonik, yani çoksesli olmaları.

Sadece seslerin değil, hislerin de peşindeydik bu 100 bölüm süren yolculuğumuzda. Bazen aşkın kimyasını inceledik…

Aykut bir anda konuşmayı bırakıp, Cem’e kafasıyla bir şey işaret etmeye başladı. Ne olduğunu anlayamayan Cem arkasında kalan bu yöne bakmak üzere sandalyesinde, bana kalırsa yapmaması gereken bir şekilde, büyük bir hareketle döndüü… Veeee ööylece kaldıııı!

Keşke böyle heybetli bir şekilde dönmeseydi. O anda oturduğu masa itibarıyla yüzü zaten o tarafa dönük olan Ece, bu dönüşünü alenen gördü. Göz göze geldiler.

Bazen de tembellik hakkımızı savunduk birlikte…

İşte bu tembellik meselesi, aslında felsefi olarak da önemli bir tartışma konusu. Hem de öyle modern zamanlarda başlamış bir tartışma değil bu. Taa Antik Yunan zamanlarına kadar dayanan bir mazisi var. Gelin şimdi sizle zamanda geriye doğru gidelim. Geçmişte tembellikle neler kazanmışız, bir onlara bakalım.

Farklı sorgulamalar da yaptık elbette. İnsanların neden yalan söylemeye ihtiyaç duyduğunu, niye dedikodu yaptığını konuştuk. Hatta inanır mısınız burçları bile konu ettik.

Şaka bir yana gökyüzüne olan bu ilgi sayesinde astronomi bilimi gelişmiştir diyebiliriz. Yani astrologların kullandığı yöntemler, gökyüzünü gözlemleyip çıkardıkları haritalar astronomlara ışık olmuş. Peki nedir bu sürekli karıştırılan ve birbiri yerine kullanılan astroloji ve astronomi arasındaki fark? Gelin buna bakalım şimdi.

Bazen aykırı yolculuklarımız da oldu bu arada. Meselaaaa plastik ve fantastik bir dünyaya uğrayalım deyip Barbie Land’i ziyaret ettik…

fakat artık onlara nasıl bir şey hayal etmeleri gerektiğini dayatmamalıyım. Ayrıca gelecekte onların bu hayalleri altında ezilmelerini istemem. Bir fikri dayatmaktansa, yaşadıkları andan keyif almalarını sağlamam gerekiyor.

Anlıyorum. Teşekkürler zaman ayırdığın için. Ben müsaadeni isteyeyim öyleyse.

Teşekkürler, iyi düşünmüşsün. Bye Barbie!

Ve daha nice hikayeye, sese ve hisse uğradık birlikte.

Vaaay be… Amma çok yere uğramışız. Böyle hızlı hızlı o bölümleri anınca kendimi biraz nostaljik hissettim açıkçası. Sahi neden böyle hissediyoruz düşündünüz mü hiç? Yani geçmişi andığımızda hüzünle karışık bir mutluluk ya da bir özlem hissetmemizin sebebi ne olabilir acaba? Sanırım bunu düşünmek için 100. bölümden daha iyi bir fırsat olamazdı… O halde hadi gelin, şu nostalji hissi tam olarak neymiş birlikte bakalım…

Nostalji… Kökeni Antik Yunanca’ya dayanan bu kelime, yuvaya dönüş anlamına gelen “notos” ve acı çekmek anlamına gelen “algos” sözcüklerinin birleşimiyle türemiş. Yurda ya da eve dönüş anlamı taşıyor bu kelime… Şimdilerde çok farklı bir durumu ifade etse de tarihte epey dramatik bir hastalığı anlatmak için kullanılan bir sözcüktü nostalji...

17. yüzyılın sonlarında, bir tıp öğrencisi olan Johannes Hofer’ın bir tespiti üzerine hayatımıza girmiş bu nostalji denen hastalık.

Hofer, savaştan dönen paralı askerlerle ilgilenirken, onları etkileyen ilginç bir hastalığı tespit etmiş.

Askerlerin yorgunluk, uykusuzluk, kalp ritim bozuklukları, hazımsızlık ve yüksek ateş gibi semptomlar gösterdiğini fark etmiş.

Ancak Hofer bunu fiziksel bir rahatsızlık olarak değerlendirmemiş. Yaptığı gözlemler sonucunda askerlerin, vatanlarına duydukları yoğun özlemden dolayı bu tür belirtiler gösterdiği sonucuna varmış. Artık evlerine dönen askerler kendilerini güvende hissetmek bir yana dursun, stres ve endişe gibi ruh hallerine düşüyorlarmış. Bunun üzerine Hofer, bu rahatsızlığı “nostalji” olarak tanımlamış.

Nostalji başlarda İsviçre halkına özgü bir hastalık olarak biliniyormuş bu arada. Öyle ki komutanlar, firar ya da intihara teşebbüs edecekleri endişesiyle askerlerine yerel İsviçre şarkıları çalmalarını ya da söylemelerini yasaklamış.

Daha sonra dünyadaki göç hareketlerinin sıklaşmasıyla, bu hastalık farklı kültürlerde de görülmeye başlamış. Epey bir süre de bir hastalık olarak kabul görmüş nostalji. Taa ki 20. yüzyılın başlarına dek… Bu dönemde bazı bilim insanları, bir hastalık olarak kabul gören nostalji üzerine araştırmalar ve çalışmalar yapmaya başladılar. Bu çalışmaların sonucundaysa nostaljinin bir hastalık değil, depresyon gibi bir ruh hali olduğu kanısına varıldı. Kısacası şimdilerde sıla hasreti olarak bildiğimiz ruh halini, geçmişte nostalji kelimesiyle ifade ediyorlardı arkadaşlar.

Pekii ne oldu da günümüzde nostalji kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan bir hisse dönüştü? Bunu size daha iyi anlatabilmem için önce zamanda bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor. Ama önce ben zaman makinemizin ayarlarını yapmak için kısa bir mola isteyeceğim sizden. Geri geldiğimizde sizi özel bir ana götüreceğim, zira bu bölümün tek özelliği 100. bölüm olması değil.

İşte geldik arkadaşlar. Bu 100. bölümün bizim için ayrı bir özelliği daha var demiştim size. Bu bölüm, Cumhuriyet’imizin 100. yaşını kutlayacağımız haftaya denk geldi. Şimdiden hepimize kutlu olsun. Eh malum biricik bir gün bu. Ben de sizi kendi çocukluğumdan bir Cumhuriyet Bayramı gününe götürmek istedim. Size o gün neler hissettiğimi, o günü düşündüğümde bugün hangi duyguları hatırladığımı anlatacağım şimdi.

Gerçekten de çok güzeldi bu ana gitmek. Ama artık geri dönmemiz gerekiyor, zira size anlatacaklarım bitmedi.

Elbette Cumhuriyet kavramını ve bu özel bayramı nostaljik bir yerden ele almamak gerekiyor arkadaşlar. Bu daima yaşatmak için çabalayacağımız bir kavram bizler için. Bir armağan değil, hepimize bırakılmış bir emanet. Ancak bize geçmişteki güzel anları hatırlatan bu şeyler, kendimizi motive hissetmemizi de sağlıyor. Belki farkında değiliz, ama nostaljinin gündelik yaşamda önemli bir etkisi var aslında. Nasıl mı? Hemen anlatayım.

Az önce size nostalji kavramının 20. yüzyıldan sonra değişim gösterdiğinden bahsetmiştim. Artık bu kelime bir hastalığı değil bir hissi tanımlıyor. Olumsuz değil, olumlu duyguları çağrıştıran bir kelime şimdilerde... Geçmişte yaşanan güzelliklere duyulan özlemi, o duyguların bize iyi hissettirmesini ifade ediyor nostalji kelimesi. Bu değişimin yaşanmasındaki en büyük etkilerden biriyse, Fransalı yazar Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” roman serisiyle gerçekleşmişti.

Bu yedi sayfalık seriye ilham olan şeyler arasında bir kek de vardı. Evet, bir kek… Taraklı midye şeklindeki bu basit kek, Proust’ta bambaşka hisler uyandırmış.

Uzun yıllardır yemediği Madlen kekinden aldığı bir ısırık Proust’ta sıcak ve güçlü bir çağrışım yapmış. Bu tat bir anda çocukluğuna götürmüş Marcel’i. Bu histen aldığı ilhamla, edebiyat tarihinin en zarif roman serilerinden birini kaleme almış kendisi. Bu ilhamı size kitaptan bir pasaj okuyarak özetlesem daha doğru olacak bence.

Ne kadar zarif bir dille anlatmış değil mi bu hissi? Gerçekten o Madlen kekini ağzına attığı an bunları hissetmiş olmalı… Proust’un 1905’te, annesinin kaybı üzerine yazmaya başladığı “Kayıp Zamanın İzinde” adından da anlaşılacağı gibi zamanı, hafızayı, hatıraları ve insan yaşamını merkeze koyan bir anlatı. Ve dediğim gibi bu anlatı, 20. yüzyıl Avrupa’sında nostaljiye olan yaklaşımı fazlasıyla etkilemişti. Hatta tat hafızası dediğimiz kavramın bu romandan sonra ortaya çıktığını iddia edenler bile var… Bakın bu etkiyi ciddiye almak lazım, zira Fransızca’da “Madeleine de Proust” diye bir tabir bile çıkmış ortaya. Hani bir koku, bir fotoğraf, bir eşya ya da bir ses sizi çocukluğunuza götürür ya… İşte o his için kullanılıyor bu tabir. Alın size sanatın bir şeyleri değiştirebildiğine dair güzel bir örnek!

Eh tamam nostaljiyi algılama şeklimiz değişti değişmesine... Ama geçmişe duyduğumuz özlem bizim ne işimize yarayacak ki diye düşünmüş olabilirsiniz bu noktada. Aslına bakarsanız nostalji bize kendimizi iyi hissetmemiz için epey yardımcı olan bir his. Hatta bunun üzerine yapılmış epey ilginç bir nörolojik çalışma bile var.

2022 Aralık’ta Çin Bilimler Akademisi’nde yapılan bu çalışmada iki grup insan yer alıyor. Bir gruba uyarıcı olarak geçmişi anımsatan kokular, sesler ve fotoğraflar verilmiş. İkinci grubaysa yakın geçmişten bir anıyı, mesela iki hafta önce paylaşılmış bir Instagram postu gösterilmiş. Ardından bu denek gruplarındaki insanları bir MR cihazına koyarak, beyinlerindeki hareketleri incelemişler. Bu incelemelerin neticesindeyse nostaljik etkilere maruz kalan kişilerin yoğun mutluluk hissettiği sonucuna varılmış. Hatta bu grupta fiziksel ağrı ya da acı çekenlerin kendilerini daha iyi hissettiği de elde edilen bulgular arasında. Bunun da sebebini de “Patterns of brain activity associated with nostalgia: a social-cognitive neuroscience perspective” makalesinde şöyle açıklamış bilim insanları… Beynimiz, geçmişe dair anılarımızın iyi olanlarını hatırlama, kötü olanlarıysa unutma eğilimindedir. Nostalji de özünde beynimizin arşivden pozitif anılarımızı çıkarmamızı sağlayan bir his aslında. Yani onu bir araç olarak da kullanabiliriz.

Peki madem geçmişte yaşadıklarımız bize iyi hissettiriyor, neden bundan 15 dakika önce yaşadığımız mutluluğu hatırladığımızda bir nostalji hissiyle dolmuyoruz? Neden nostalji hissini yaşayabilmek için uzun bir zamanın geçmesi gerekiyor? İşte bunun için size epey enteresan bir teoriden de söz edeceğim… Şimdi birlikte hayatlarımızı hızlıca bir düşünelim.

Hani derler ya film şeridi gibi gözümün önünden geçti diye, işte öyle…

Ne gördünüz? Sürekli değiştiğinizi değil mi? Hissettikleriniz, öğrendikleriniz, unuttuklarınız, güldüğünüz ya da üzüldüğünüz şeyler, hayal ettikleriniz, arkadaşlarınız… Hepsi değişiyor. Siz sürekli değişiyorsunuz. Sadece karakteriniz de değil, bedeniniz de değişiyor. Kısacası kimliğiniz değişiyor... Hayat dediğimiz şey bir devinim aslında… İşte nostalji, geçmişten bu ana dek bizi biz yapan şeyleri birbirine bağlayan bir his. Bu his sayesinde daha genç halinizle bağlantı kurabiliyorsunuz, bu his sayesinde sürekliliği olan bir kimliğe sahipsiniz. Bir ödül aslında bu.

Evet biliyorum, nostalji duygusu bir manipülasyon aracı da aynı zamanda. Ve evet, bu his popüler kültür aracılığıyla fazlaca romantize ediliyor son yıllarda… Fakat bazı hislerin ya da kavramların, romantik olsun ya da olmasın hatırlanması gerekiyor bence. Bu hisler ya da kavramlar çocukken yediğiniz bir kekin verdiği mutluluk hissi de olabilir, bir ülkenin Cumhuriyete, başka bir deyişle özgürlüğüne ulaşmasını sağlayan haklı gururun hatırlattıkları da. 100. bölümümüzü kapatırken sizden en özgür, en eşit, en birlik içinde hissettiğiniz anlarınızı anımsamanızı, o anılarınıza sıkıca sarılmanızı rica ediyorum.

Bize o anıları yaşatan herkese kendim ve Podbee’deki ekip arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum. Nice 100’lere…

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses TasarımıBatuhan Kösegil