111 Hz ·Bölüm 99 ·16 Ekim 2023 ·24 dk ·2.003 kelime

Dünyanın En Garip Gelenekleri

Gelenekler bazı toplumlar için kültürün sürekliliğindeki en önemli etken. Ancak kimi gelenekler de epey tuhaf. Örneğin bir bayırdan aşağı yuvarlanmak, nasıl bir kültürü sürdürebilir ki? Ya da ölülerin mezardan çıkartılıp yıkandığı bir gelenekte amaç ne olabilir? 111 Hz'in yeni bölümünde dünyanın iki farklı ucuna konuk oluyor, gelenekler üzerine odaklanıyoruz.

0:00

İşte! Gelin ve damat sahneye doğru yaklaşıyor. Serhat ve müstakbel eşi Dilan yıllar süren birlikteliklerini taçlandırdıkları bu özel günde, bizi de aralarında görmekten mutluluk duyacaklarını söylediler… Sağ olsunlar. Ben aslında çok da tanımıyorum çifti ama, akrabalar ısrar edince ben de altınımı aldım geldim.

Kendilerine ömür boyu mutluluklar diliyorum. Pekii… Bu ana gelene kadar neler olmuştu? Şu ritüellerimizi bir hatırlayalım mı ne dersiniz?

Damadın ailesi, güzelce süsledikleri gelin arabasına binip, gelin hanımı evinden almaya gelir;

ama kapı öyle hemen açılmaz tabii. Ailedeki diğer genç kızlar ve damat tarafı arasında kısa süren bir pazarlıktan sonra kapı açılır ve gelinimiz aşağı iner.

Kapı önünde takriben yarım saat göbek atılır. Zurnacının zurnasının ucuna ve davulcunun davulunun kenarındaki iplere, damadın sağdıcı tarafından bir miktar para sıkıştırılır.

Valla herkes mutlu görünüyor. Ama artık gitme vakti. Konvoy düzenine geçilir. Gelin arabasının arkasından su döküldükten sonra tamm yola çıkılacaktır kiii…

Arabanın önü çocuklar tarafında kesilir. Haydi bakalııımm… Adettendir, onlara da para verilir. Artık konvoya çıkabiliriz sanırım. Düğün salonuna kadar kornalar eşliğinde gidilir… Ve sonundaaa geldik düğün vaktine. Sonrasını biliyorsunuz… Kafasına kravat bağlayan kayınço mu dersin, gerdan kıran enişte mi…

Başlasın eğlence!

Başlasın, başlasın da… Ya ben dans etmekten hoşlanmıyorsam?

Yani tüm danslar değil de… Ne bileyim… İçimden mi gelmiyor ne… Belki de itiraf etmek istemesem de geleneksel dansları biraz, demode buluyorum.

Sanırım baskılara dayanamayacağım. Geleneklerimle ilgili fikirlerimi sonraya saklayıp, başlıyorum oynamaya… Olduğu kadar artık! Oooooh şöyle yandan yandan!

Sahi neden değişik değişik hareketler yaparak dans ediyoruz ki? Hele o kız isteme törenindeki protokol, tuzlu kahveler, buraya gelene kadarki yaşanılanlar… Onlar neydi öyle?

Düğünü, kınası, sünneti, cenazesi, mevlüdü, bayramı, el öpmesi, pilav günü…

Oohooooğooo… Çok fazla gelenek var. Ayak uydurması bazen gerçekten zor olabiliyor.

Peki bu gelenekleeeeer… atalarımızdan kalan değerli ritüeller midir? Yoksa hayatımızı zorlaştıran nostaljik yükler mi?

Zaman ilerleyip, toplumlar modernleştikçe bu geleneklerimizden bazılarıyla aramıza mesafe koyuyor, bazılarını da modifiye ederek devam ediyoruz. Peki tüm gelenekler gereksiz ve kötüyseeeee…

Adana kebabının tadı neden bu kadar lezzetli?

Mutfak geleneklerimizin nimetlerinden yararlanırken şüpheye düşmüyoruz da, bayram sabahı erken uyanmak neden artık bir çile gibi geliyor bize? Tamam kabul, bazı geleneklerimiz bana da garip geliyor. Ama kültürün nesiller arası aktarımı için hayati önem taşıdıklarının da bilincindeyim. Yani ”Gelenekler demodedir, banaldir “ gibi ezbere konuşmadan önce, bunların çıkış noktası neymiş, nereye dayanırmış bir bakmak gerekiyor bence.

Hem belkiii… Bizim geleneklere uyum sağlaması, o kadar da zor değildir… Mesela ben bir sürü garip gelenek biliyorum. Daha doğrusu bize garip gelecek gelenek diyeyim… Gelin birlikte dünyanın iki farklı ucundan, iki farklı kültüründen gelenekleri inceleyelim sizinle. Merak etmeyin bu bölümde vizeye mizeye ihtiyacınız yok, rahatlıkla seyahat edebilirsiniz. İlk durağımız…

Eğer bir gün yolunuz İngiltere’nin güney batısına, Gloucestershire’a düşerse…

Ve dik bir tepeden yuvarlanarak düşen insanlar görürseniz, hemen paniğe kapılıp da polis falan çağırmayın… Belki de yerel halk sadece…

birazcık, eğlenmek istemiştir… Gördüğünüz şey, eski bir geleneğin coşkuyla devam ettirildiği Cooper’s Hill Peynir yuvarlama yarışması olabilir! İnsanlar yüzyıllardan beri, bu 45 dereceden daha dik, ve 100 metreden daha uzun bu tepeden, bile isteye yuvarlanıyorlar… Üstelik ciddi şekilde yaralanmak veya sakatlanmak pahasına! Kolunu bacağını kıranlar mı dersiniz, menüsküsünü yırtanlar mı dersiniz… Gerçekten sert bir eğlence anlayışından bahsediyorum burada. Ama tabii kendilerince güvenliği de eksik etmemişler, şimdi haklarını yemeyelim. Yuvarlanan insanlar çitlere çarpmasın diye görevlendirilmiş ragbiciler hazırda bekliyor… Ambulans ve sağlık görevlileri de öyle… E bütün önemler alındıysa eğlence başlasın!

Kontrolü tamamen kaybettiğiniz, bir çuval gibi sağa sola çarparak irtifa kaybettiğinizi hayal edin!

Kimse güvende değil…

İzleyiciler bile!

Bu tehlikeli yarışta amaç, aynı yarışmacılar gibi bayırdan yuvarlanan tekerlek şeklindeki meşhur Cooper’s Hill peynirini kovalamak! Bu peynir, etkinlik haftasında bizzat yerel halk tarafından sarılıp bayırdan yuvarlanmaya hazır hale getiriliyor. Ve tepeden düşmeye başlayınca hızı saatte 130 kilometreye kadar çıkabiliyor. Arkadaşlar bazı arabalar bu hızları göremiyor bile, öyle bir hızdan bahsediyoruz... Bu yüzden yarışmacıların peyniri yakalaması neredeyse imkansız. İşin aslı, tepenin yamacındaki çizgiyi ilk geçen yarışmacı galip geliyor. Bu dünyanın en kontrolsüz ve en tehlikeli 100 metre koşu yarışında birinci olursanız ne mi kazanıyorsunuz?

Tabii ki de peşinden yuvarlandığınız peyniri! Eh bir de yerel halkın sonsuz saygısını tbii. Öyle ki yarışma 2009 yılında, güvenlik endişeleri nedeniyle resmi olarak iptal edildi. Fakat halk, kendi aralarında bu etkinliği organize ederek, geleneklerini sürdürmeye devam ediyor. Belli ki bu işi önemsiyorlar… Halanızın size, bir tepeden yuvarlanmanız konusunda baskı yaptığınızı bir düşünsenize.

Sanırım ben düğünde göbek atmayı tercih ederdim. Ha, göbek atmak demişken…

Cooper’s Hill yarışmalarının düzenlendiği günde de kurtlarımızı dökmeyeceğiz diye bir şey yok. Çünkü bu yarış aynı zamanda bir halk şenliği… Gloucestershire’ın kapalı havası ve çamurlu vadisinde eğlence ve adrenalinin iç içe geçtiği, adeta deterjan reklamlarını andıran bu şenlikte, canlı müzik eşliğinde dans edebilir, kurulan panayır meydanında yerel lezzetlerden tadabilir ve hatta en garip kıyafetin ödüllendirildiği eğlenceli giyinme yarışmasında şansınızı deneyebilirsiniz.

Peki tüm bu şenlik ilk olarak nasıl başladı diyecek olursanız, onu tam olarak bilen yok. Roma dönemine dayandıranlar da var, Pagan ayinlerinde hasada iyi gelsin diye tepeden aşağı atılan peynirlerden söz edenler de… Kimilerine göre başta bu gelenek fıçıcılara aitmiş. Aynı tepeden aşağı en sağlam olanını belirlemek için fıçılar atılırmış…

Zamanında ne yaşandığı meçhul olsa da bildiğimiz tek bir şey var: Bölgenin eski sakinleri, bu etkinliği bir gelenek haline getirip, adrenalin ihtiyaçlarını nesilden nesle taşımayı başardılar… Bugün hala binlerce insan aynı bayırın başında buluşup, yüz yıllar önce yaşamış atalarıyla duygu köprüleri kurmaya devam ediyorlar. Düşünüyorum da… Bu kadar tehlikeli ve adrenalin dolu bir gelenek bize ne ifade ediyor olabilir acaba? İnsanların sakatlanmak pahasına da olsa çok eğlendikleri bir peynir kovalama yarışmasının İngiltere’den çıkmasının bir anlamı olabilir mi? Mesela anavatanı İngiltere olan ragbi sporu, birçoğumuza şunu düşündürebilir… Bu insanlar neden bile isteye kendine bu kadar zarar veriyor ve bunu spor olarak yapıyor? Ya da aynı şekilde boks… Onun da tarihi Antik Yunan’a ve Roma’ya dayansa da yüzyıllarca yasaklandıktan sonra yeniden İngiltere’de ortaya çıkıyor… Bu sert ve tehlikeli sayılabilecek sporların İngiliz halkının favori sporlarından olması, onların kültürlerine ve zihniyetlerine dair bir şeyler söylüyor gibi geliyor bana.

Evet arkadaşlar, spora ve aksiyona doyduysak ben biraz sakinleşelim istiyorum. Çünkü birazdan sizlerle ruhani bir yolculuğa çıkacağız. Ama öncesinde benim birazcık zihnimi boşaltmam ve derin nefes almam gerekiyor. Siz de küçük bir mola verip kendinizi, kendi meditasyon yöntemlerinizle hazırlayabilirsiniz.

Evet, ruhani yolculuğumuz başlıyor arkadaşlar. Şimdi sizleri kadim bir geleneği tanıtmak üzere Hint Okyanusu kıyılarına, dünyanın en büyük dördüncü adası olan Madagaskar’a götüreceğim. Burayı eşsiz doğal güzelliğinden, kendine özgü bitki ve hayvan türlerinden, milyonlarca turistin gözdesi dünyaca ünlü plajlarından tanıyor olabilirsiniz.

Ancak bizim bugün burada olma sebebimiz, Malagasy denilen kadim Madagaskar halkıyla tanışmak…

Bu halkın geçmişleriyle ve kaybettikleri yakınlarıyla iletişim kurma yöntemi İngilizler’den, hatta dünyanın birçok bölgesinden bir hayli farklı… Malagasy halkı için aile, her şey demek. Yaşayanlar kadar hayatını kaybeden aile üyeleriyle de derin bir bağ kuruyorlar. Hatta belki daha da derin bir bağ bu kurdukları. Öyle ki bölgede barış içinde yaşayan onlarca etnik gruptan biri olan Merina’lar, Famadihana adı verdikleri “ölülerin dönüşü” anlamına gelen bir ritüelde, ölülerini mezarlarından özenle çıkarıp yıkıyorlar. Ardından temiz ve güzel kıyafetler giydirip, etraflarında dans etmeye başlıyorlar. Bu ritüldeki amaç, ölen yakınların hatırlanması ve anılarının tekrar yaşatılması… İlginç bir anma yöntemi değil mi?

Esasında bu en başlarda aristokrat sınıfına ait bir gelenekmiş. Seçkin aile bireylerini onurlandırmak ve ölü veya diri gözetmeksizin birlik hissini kuvvetlendirmek için düzenlenirmiş. Sonra Merina halkının geneline yayılıp en özel günlerden biri haline gelmiş. Düşününce biraz ürpertici bir gelenek gibi gelmiş olabilir size.

Bazılarınız için bir korku filmi senaryosunu andırdığının da farkındayım.

Düşünüyorum da böylesine yoğun ve duygu yüklü bir ritüelin parçası olabilmek için belirli bir ruhani olgunluğa ulaşmış olmak gerekiyordur herhalde.

Yani benim aslında burada en çok dikkatimi çeken şey, kaybedilen yakınla kurulan ilişkinin farklılığı... Çok sevdiğiniz bir insan somut anlamda yanınızdan ayrılmış olsa da düzenli aralıklarla onu böyle bir ritüelle anmak, bir anlamda ruhunu yad etmek yaşadığınız kaybın daha kolay atlatılmasını sağlıyordur, kim bilir. Belki Merina halkı da bu gelenek sayesinde ölüme çok daha mesafeli bakıyordur. Ölümün aslında hayatın normal akışında yer alan bir şey olduğunu daha rahat sindiriyorlardır… Bu şekilde düşününce, zihniyet dediğimiz şeyin bir taraftan da toplumsal olarak şekillendiğini görebiliriz. Merina halkı hala bu geleneklerine sıkı bir şekilde sahip çıkıyor.

Pekiii, bu süreç tam olarak nasıl işliyor acaba? Gelin, sizinle bir Famadihana gününe gidelim şimdi.

Bu uzun ve bol aşamalı ritüelin başlaması için ilk olarak yapmanız gereken şey, doğru günü beklemek. Yıllar önce kaybettiğiniz bir yakınınızı tekrar onurlandırmak için vefatının üzerinden 5, bazen de 10 yıl geçmesi gerekiyor. Kaybı yaşayan aile kendini hazır hissettiğinde Famadihana için hazırlıklar başlıyor… Tabii tüm bu organizasyonu başlatmadan önce, ruhani izinler alınmalı…

Aziz Rakota adına yapılmış anıtın başında dua ettikten sonra, bürokratik mesai başlıyor. Törene katılacak ölü ya da diri kişi listesinin hazırlanması…

Belediyeden alınması gereken izinler…

Her şey hazır olduğunda mahalle terzisine gidilip, kaybedilen yakın için bir adet tertemiz kefenin ve tabii ki cenaze törenlerinin vazgeçilmezi, Madagaskar bayrağının dikilmesi… Bir çok özenilmesi gereken konu var burada. Bunlar da halloldu mu “Ölülerin Dönüşünü” başlatmak için ertesi sabahı beklemeye başlayacaklar…

Buraya kadar son derece hüzünlü ve kasvetli bir hikaye gibi duyulsa da aslında öyle değil. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan Merina halkı en güzel kıyafetlerini giyip, düşüyorlar mezarlık yollarına.

Kimsenin suratında hüzün aramayın… Derin sessizlikler eşliğinde de ilerlemiyor, yediden yetmişe onlarca insan teflere vurup neşeyle şarkılar söylüyorlar.

Ölümünden yıllar sonra, çok özledikleri akrabalarının ruhuyla iletişim kuracak olmanın heyecanı, bir bebeğin doğum gününde yaşanan heyecandan pek de farklı değil… Merinalılar mezarlıkların başına geldiklerinde ise mezar dualar eşliğinde açılmaya başlıyor.

Mezar kazıcılar bu ruhani törenin eksiksiz ilerleyebilmesi için görevlerini yürütürken, törene katılan diğerleriyse yerel şarkılarını söylemeye başlıyor… Ölülerinin başında yediden yetmişe onlarca insan bir anda…

dans etmeye başlıyor! Evet, arkadaşlar ölülerinin başında dans ediyorlar!

Açıkçası bu bana meşhur New Orleans cenazelerini de hatırlattı.

Cazın merkezlerinden sayılan Amerika’nın New Orleans eyaletinde halk cenazelerini neşeli ezgiler çalan bir caz bandosu eşliğinde defnediyor. Bu da aslında şu demek… Ölen kişi için bu bir son değil, bir başlangıç... Fiziksel dünyadaki hayatının sonuna gelen kişinin, ruhunun bu dünyadan diğer dünyaya geçişini en güzel şekilde sağlamaya çalışmak aslında buradaki amaç. Yine benzer bir şekilde taşıdıkları tabutu da dans ederek taşıyorlar. Hatta bu dört cenaze dansçısının videoları bir ara interneti kasıp kavuruyordu. Hatırladınız değil mi o dansçıları? Bununla ilgili çok fazla olumsuz eleştiri içeren yorum da yapılmıştı internette.

Bu videoların dünyanın dört bir yanından ilgi çekmesine dayanarak şu çıkarımı yapabiliriz sanırım. Çocukluğumuzdan beri bilinmezlik, karanlık ve yok oluş anlamlarına geldiğini düşünmüş olabilirsiniz, ancak ölüm; dans, müzik, eğlence gibi kavramlarla da bir arada var olabilir. Ve bu gerçeği fark etmemizi sağlayan bazen binlerce kilometre ötemizde varlığını sürdüren “garip” gelenekler olabilir.

Ben eminim ki aynı bizde olduğu gibi farklı toplumlarda da gelenekler, zaman zaman kuşak çatışmalarına konu oluyordur. İletişim çağıyla birlikte kültür alışverişinin kontrol edilemez hızlara ulaşması, beraberinde gelen büyük bir standardizasyon ve kültürel tek tipleşmeyi de getiriyor. Kimileri buna küreselleşme de diyor bu arada. İşte bu bakış açısı dünya toplumunun geneline yayıldıkça yeni nesiller bu tip arkaik, yani eski ve yerel gelenekleri önemsememeye devam edecek gibi.

Bayırdan yuvarlanmak o kadar da “cool” gelmiyordur belki Gloucestershirelı bir çocuğa veya Madagaskarlı bir genç, vefat etmiş bir akrabasının mezarını açmayı garip ve uyumsuz buluyor olabilir. Bu şekilde iyi veya kötü, tehlikeli veya değil tüm gelenekler zaman içerisinde yok olma tehlikesi yaşıyor. Ritüeller anlamından koparılıp, anlamsız hareketlere dönüşebilir. Ama dünya sanki farklıklarla, renklerle güzel. Kültürel çeşitliliğinin en önemli dayanağı da, bu “garip” gelenekler aslında…

Ben demiyorum ki herkes ne kadar gelenek ya da adet varsa her birini sorgusuz sualsiz kabul edip yaşatsın… Sorgulayalım tabii... Ama bu sorgulamayı belirli ön kabullerle yapmayalım. Bundan önce birçok kez söylediğim gibi, olaylara her zaman farklı açılardan bakmak gerekiyor. Dolayısıyla, çağımızda çokça yaygın bir şekilde gördüğüm geleneklerin otomatik olarak demode bulunması hali bana çok da doğru gelmiyor. Çünkü gelenekleri gerici, geleneksel olmayanı rasyonel görüp yargılayıcı yaklaşmak yerine, onların ortaya çıkış nedenlerini anlamaya çalışmak, kendimizi ve içinde yaşadığımız toplumu anlamak açısından da hayati bir önem taşıyor.

Kısacası gerçekten de önce tanımak gerekiyor. Sonra sahip çıkıp sahip çıkmayacağınıza karar verirsiniz… Aynı okumadığımız bir kitabın anlatısını kulaktan dolma bilgilerle özümseyemeyeceğimiz veya izlemediğimiz bir filmi, başkalarının fikirleri üzerinden gerçek anlamda anlayamayacağımız gibi… Bize geçmişten aktarılmaya çalışılan bu gelenekleri de tam olarak anlamadan, kabul veya reddetmemek gerek bence. Böyle baktığımızda da farklı kültürlerin geleneklerine ve alışkanlıklarına yargılayıcı değil, anlamaya çalışan bir yerden yaklaşabiliriz. Düşünce yapımızı bu şekilde işletmek, farklılıkları kabul edip beraber, tüm renklerimizle uyum içinde yaşamanın bir yoludur belki…

Künye
  • YazanHazal Beril Çam
  • Ses TasarımıBatuhan Kösegil
Kaynaklar (1)