111 Hz ·Bölüm 105 ·27 Kasım 2023 ·24 dk ·1.777 kelime

Hatalardan Doğan Keşifler

Hata yapmak çağımızın en büyük tabularından biri. Peki ya hayatımızı kolaylaştıran bazı icatların birer hata sonucu ortaya çıkmış olabileceğini hiç düşündünüz mü? 111. Hz’in yeni bölümünde bu hatalar ve akıl almaz buluşlarla dolu uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu hatalardan haberdar olmamak, büyük hata olur.

0:00

Hay Allah! Bizim Efe düştü. Annesi de panikle hemen düştüğü yerden kaldırdı tabii oğlunu. Ama babasııııı biraz daha serinkanlı duruyor.

Demedi tabii ki. Zira Kristof Kolomb da, tayfası da keşfettikleri bu toprak parçasının yeni bir kıta olduğunu hiç düşünmemişti. Çünkü yola çıkma amaçları bu değildi. Hindistan’ın zenginliklerine ulaşmak için yeni ticaret yolları arayan dönemin Avrupa devletleri, aslında son derece mantıklı bir akıl yürütme yöntemiyle Atlas Okyanusu’nun batısına kaşifler göndermeye başlamıştı. Sonuçta dünya yuvarlaktı ve yeterince batıya doğru gidildiğinde en doğuya, yani Hindistan’ın kıyılarına ulaşmak kaçınılmazdı. Teoride çok mantıklı olan bu fikir maalesef ki pratikte bir karşılık bulamadı. Döndüklerinde Kristof Kolomb ve tayfası Amerika’yı keşfeden muzaffer bir kaşif birliği gibi değil de Hindistan’a ulaşamamış başarısız bir avuç maceraperest gibi karşılandı. Sonrasında da keşfettikleri yerin aslında yepyeni bir kıta olduğunu anlamaları için, kıtanın isim babası da olan Amerigo Vespucci’nin bu yeni dünyaya tekrar gitmesi gerekecekti.

İşte sizlere dünya tarihini değiştiren, yepyeni meyvelerle, hayvanlarla, bitkilerle kısacası yepyeni bir dünyayla tanışmamızı sağlayan olağanüstü bir keşif. Üstelik yanlışlıkla bulunmuş. Bakın hata yapmak aslında korkmamızı gerektirecek bir şey değil. Aksine bizi geliştiren, yeni şeyler keşfetmemizi sağlayan bir durum.

E hadi öyleyse gelin başka bir hatadan bahsedeyim size. Yine milyarlarca insanı etkilemiş bambaşka bir keşfi yerinde gözlemleyelim birlikte.

1928 yılındayız. Aylardan Eylül. Ama burada kimsecikler yok. Anlaşılan ev sahibimiz havalar da iyice soğumadan bir tatil yapmak istemiş. Ortalık da biraz dağınık gibi.

Küf kokusu insanın genzini yakıyor.

Hah ev sahibimiz de tam zamanında geldi bu arada… Belki de onlarca başarısız deneme üzerine kafasını toplamak için çıkmıştır tatile. Kim bilir? Yüzünden güzel bir tatilden dönmüşlüğün huzuru okunuyor. Fakat o da ne? Yüzü ekşidi biraz. Kokuyu o da aldı sanırım.

Alexander Fleming hayatını zararlı bakterileri yok etmeye adamış bir bakteriyolog.

Bugüne kadar yaptığı tüm denemeler maalesef başarısızlıkla sonuçlandı. Fakat yaptığı hataya hayıflanırken bir şey fark etti Fleming. Küflenen tüpü inceledi. Küf mantarının kenarında bulunan jel kıvamındaki yapıda herhangi bir bakteri topluluğunun olmadığını fark etti. Kabın diğer kısımlarındaysa bol miktarda bakteri gözlemlenebiliyordu. Fleming hayatını adadığı ve onlarca kez başarısız olduğu bu alandaki en büyük keşfine tamamen bir tesadüf eseri imza atmıştı. Milyonlarca insanın hayatını kurtaran, basit bir unutkanlık, bir hata... Hemen bu hatasından çalışma arkadaşlarına da bahsetti. Ve bu hatasının üzerine giderek, birçok hastalığın tedavisinde kullanılan Penisilin’i buldular.

İşin doğrusu verdiğimiz bu örnekler biraz istisnai kalabiliyor. Öyle ya, yaptığımız her hata bizi akıl almaz diyarların kaşifi yapacak, milyarlarca insanı onulmaz hastalıkların pençesinden kurtaracak değil elbette. Buradaki şans faktörünü de tamamen görmezden gelemeyiz. Peki ya bu hatalarımıza farklı bir perspektiften yaklaşmayı denesek nasıl sonuçlar alırdık hiç düşündünüz mü? O halde atlayalım zaman makinemize, hemen başka bir ana gidelim birlikte.

Takvimlerimiz 1968 yılını gösteriyor. Şimdi de 3M firmasının Ar-Ge laboratuvarındayız. Bilim insanları hummalı bir çalışma içerisindeler. Zira dünyanın en sağlam, en güçlü, tuttu mu bırakmayan cinsten yapıştırıcısını üretmeye çalışıyorlar. O yüzden sessiz olmalıyız. Bir deney daha sonlanmak üzere. Son rütuşlar… Veee işte hazır.

Fakat o da ne? Sonuç başarısızlık. Bir deneme daha hüsranla sonuçlandı. Suratlarından anlaşıldığı üzere ekibimizin morali de bozuk. Buldukları bu şey dünyanın en güçlü yapıştırıcısı olmak bir yana dursun, yalnızca bir kağıdı taşıyabilecek güçte. İşte tam da o noktada diye düşündü Arthur Fry.

Mühendisliğin yanı sıra şehrindeki kilisenin korosunda da şarkı söyleyen Arthur’un, bu hobisini icra ederken sürekli karşılaştığı bir sorunu vardı. İlahi kitabının içindeki şarkılardan bazılarını, ait olduğu sayfaların arasına kağıt parçası koymak suretiyle işaretleyebiliyor, lakin bu kağıtlar sürekli düştüğü için yeniden kaldığı sayfayı aramak zorunda kalıyordu. Yeni buldukları bu başarısız ürünün belki de bambaşka bir sorunun çözümü olabileceğini düşündü Arthur. Bu yeni ve güçsüz yapıştırıcıyı ufak bir kağıda sürüp denedi. Sonuç… Muazzam! Yeni çıkan bu ürün yapıştırıldığı yüzeye güzel bir şekilde tutunuyor, çıkartıldığındaysa ne kağıtta ne de yüzeyde herhangi bir deformasyona sebep olmuyordu. Arthur, bu yeni ve dahiyane ürüne bir isim verdi. Post-it.

Eveeet… İşte hepimizin kullandığı ve dünyanın en çok satılan ofis ürünü olan post-it böylesine bir yanlışlık, tırnak içerisinde “hata” sonucunda bulundu. Dünyanın en güçlü yapıştırıcısını bulmak ümidiyle yola çıkan birkaç mühendis, günün sonunda başarısızlık olarak addedebilecekleri bir ürün ortaya çıkardılar. E peki dünyanın en güçlü yapıştırıcısını bulmak kimlere düştü dersiniz? O sorunun cevabı için kısa bir mola vermemiz gerekiyor. Hem zaman makinemiz, hem de biz dinlenmiş oluruz. Malum, o kadar yol yaptık.

Emektar zaman makinemiz de biraz dinlendi. Vay be kaç bölümdür çekiyor kahrımızı… Neyse şimdi yola çıkmaya hazır, siz de hazırsanız yeni durağımıza ışınlanıyoruz.

1942 yılındayız. 2. Dünya Savaşı’nın puslu atmosferinde bir takım bilim insanı hummalı bir çalışma içerisindeler. Yine sessiz olsak iyi olur, konsantrasyonlarını bozmak istemeyiz.

Ekibimiz savaşın seyrini değiştirecek bir şey için uğraşıyor. Askerlere net görüş sağlayacak, şeffaf plastik nişangah üretimine uygun bir madde arayışındalar. Sanırım bir şey buldular.

Olamaz. O da ne? Buldukları bu şey fazla yapış yapış. Üstelik kuruyunca da çıkarması çok zor. Yine bir hüsran… Mı dersiniz? Peki ortaya çıkan bu ürünü, olduğu gibi çöpe atmak yerine değerlendirmenin başka bir yolu bulunamaz mı? Bu yeni icadın ticari potansiyelini fark eden Harry Coover “Eastman 910” ismiyle bu ürünü piyasaya sürdü. Bizim bildiğimiz ismiyle “Japon Yapıştırıcısı”

Ne kadar tuhaf değil mi? Dünyanın en güçlü yapıştırıcısını bulmaya çalışan ekip bir hata sonucu yola çıkma amaçlarının aksine çok güçsüz bir yapıştırıcı bulurken, bambaşka bir amacı olan bir başka ekip yine bir hata sonucu dünyanın en güçlü yapıştırıcısını keşfediyor. Hayatta böyle tuhaf rastlantılar vardır elbet. Ama bu iki örnekte de bir ortak nokta dikkatinizi çekmiştir eminim. İki ekip de “Ahh olamaz yine başarısız olduk. Ortaya çıkan bu ürünler tamamen kullanışsız, tüm çalışmalarımız hüsrana uğradı” diyerek tabiri caizse çalışmalarını çöpe atabilirlerdi. Bunun yerine olaylara başka bir bakış açısıyla bakmayı, bu -yine tırnak içerisinde söylüyorum- “hatalarını” başka bir şekilde değerlendirmeyi akıl ettiler. Günün sonunda hepsi adlarını birer mucit olarak tarihin tozlu sayfalarına kazımayı başardılar.

demeden önce hata yapmanın, bilinçli bir şekilde ele alındığında insanoğlunun ilerlemesine nasıl bir katkıda bulunduğunu kavramamız gerek. Tabii ki de “hata yapmaktan hiç korkmayın, nasılsa bir şekilde başka işe yarar bir şey bulursunuz” demiyorum. Aksine hatalarımızla daha fazla hata yapmamak adına yüzleşmemiz gerektiğini söylüyorum. Aslında hata yapmak en iyi öğrenme yöntemlerinden biri olabilir. Zaten insan zihni de enteresan bir biçimde bu şekilde öğrenmeye uygun gelişmiştir. Eh hadi gelin biz de bu enteresanlıkları anlamaya çalışalım. Birkaç evreden oluşuyor beynimizin hatalardan bir şeyler öğrenme süreci:

Beyin, bir yanlışlık meydana geldiğinde bunu algılar. Bu algılama süreci, beyin tarafından fark edilen beklenmeyen bir sonuçla tetiklenebilir. Mesela bir oyunda çok uğraştığınız bir bölümü geçmek üzeresiniz. Ramak kalmışken ufak bir zamanlama hatası sonucu yeniden başa dönüyorsunuz. Yaşadığınız ani sinir bozucu sarsıntıyı düşünün. Hani hepimizin aşina olduğu o can sıkıcı his…

Beyin, hatanın algılandığını belirten bir sinyal gönderir. Bu sinyal genellikle dopamin, adrenalin gibi bir tür nörotransmitterin salınmasıyla ilişkilidir ve beynin diğer bölgelerine de iletilir. Bu hormonlar sebebiyle heyecanlanabilir, üzülebilir, hayal kırıklığı yaşayabiliriz. Bu hisler her ne kadar bizi kötü hissettirse de, bunları gelecekte aynı hatayı yapmamamız için beynimizin bize yaptığı birer uyarı mahiyetinde düşünebiliriz. Binlerce yıl önce; atalarımız daha avcı ve toplayıcılıkla hayatlarını idame ettirirken yaptıkları hatalar, modern insanın yaptığı hatalardan daha trajik sonuçlara sebebiyet verebiliyordu. Bu yüzden atalarımızın beyinleri; insan ırkının hayatta kalabilmesi, neslini devam ettirebilmesi için kendi hatalarından ders çıkarabilecek şekilde gelişmiştir. Aslında bir gol kaçırdığınızda yaşadığınız o tatsız his, yahut bir pot kırdığınızda midenizde hissettiğiniz o hafif kramp bize atalarımızdan miras kalmış birer hazine.

Beyin, hatanın ne olduğunu ve neden meydana geldiğini analiz etmeye başlar. Bu aşamada beynimiz, hatanın hangi aşamada meydana geldiğini ve neden istenmeyen bir şekilde sonuçlandığını belirlemeye çalışır. Üstelik bunu sadece, bir ürünün üretimi esnasında izlememiz gereken işlem sırası gibi sistematik verileri işlerken değil; yeni gittiğimiz bir yeri kafamızda haritalandırırken de yapar. Gitmek istediğimiz yere giderken girdiğimiz yanlış sokaklardan da pek çok ipucu toplar aslında beynimiz. Aynı yere yaptığımız bir başka yürüyüşte doğru yolu hala tam olarak kestiremesek dahi en azından girmememiz gereken sokakları işaretler.

Hatanın nedenleri belirlendikten sonra, beyin bir sonraki benzer senaryoda aynı hatayı tekrarlamamak için yeni bir strateji ve yaklaşım geliştirir. Tekrar o hissi yaşamamak adına önümüzdeki soruna daha farklı metotlarla yaklaşmamızı sağlayacak fikirler üretir. Aslında beynimiz bu konuda pek çoğumuzdan daha dirayetli diyebiliriz.

Bunu; hepimizin tanıdığı, çağımızın en büyük icatlarından biri olan ampulün de mucidi Thomas Edison’un meşhur bir hikayesiyle örnekleyelim. Hatta hazır bahsi açılmışken atlayalım zaman makinesine, son bir yolculuk daha yapıp bizzat yerinde şahitlik edelim buna.

Eveeeet, Thomas Edison’un laboratuvarına geldik. Kendisiii tarihi değiştirecek bir icadın peşinde. Yanındaki çalışma arkadaşlarınınsa canı sıkkın gibi. Hepsinin suratlarında ümitsiz birer ifade var. Şimdi yeni bir test yapıyorlar.

Hah elektriği de açtılar.

Eveet…

“Yine mi başarısızlık?!” diye düşündü yanındaki herkes.

Hadi yaaaa, yine patladı... Bu kaçıncı oldu artık? On bininci kez yanıldı…

Edison bu fısıltıları duymuş olsa gerek ki şu tarihi cümle dökülüverdi dudaklarından.

Hiç yanılmadım, sadece on bin işe yaramayan yol buldum.

Vay canına! Tamı tamına on bin deneme. On bin başarısızlık, başka bir deyişle on bin hata… Thomas Edison hatalarından hayıflanmak şöyle dursun, bunları da sürecin bir parçası olarak görebildiği için güneş battıktan sonra dahi evlerimizde aydınlık içerisinde oturabiliyoruz. Geceleri de faaliyet gösterebiliyor, üretebiliyor, eğlenebiliyoruz. Kendinden sonra yaşayacak milyarlarca insan için yapılmış binlerce hata… Peki Edison da yanındaki fısıltılara kulak verseydi ne olurdu? Hani o “yine mi başaramadı, bu kaçıncı oldu” diye sürekli yargılar bir tonda gelen, hepimizin aşina olduğu o fısıltılara... Muhtemelen yıllar önce yaşamış, öylesine alelade biri derdik. Hatta kim bilir, belki de mevzusu bile geçmezdi çünkü adını bile duymamış olurduk. Hatadan korkmamak, onunla yüzleşmek, gerekirse bir daha yanılmak, bir daha yanılmak, bir daha yanılmak…

Amerika Birleşik Devletleri’nin eski başkanlarından Theodore Roosevelt’in şu sözüne kulak verelim. “Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır.”

Gördünüz mü hata dediğimiz şey, üzerine gittiğimizde çok faydalı olabiliyor. E hadi gelin başladığımız yere, Efe’nin yanına dönelim bir de. Biz yıldan yıla seyahat ederken bakalım Efe ne kadar ilerleyebilmiş yürüme macerasında.

Efe bu kez daha istekli duruyor. Yere adımını daha sağlam basıyor. Annesi yanında. Annesine şöyle bir kez bakıyor ve elini bırakıveriyor. Karşısında babası ona kucağını açmış bir şekilde bekliyor. İkisi de çok heyecanlı. Sonunda Efe kendisi için küçük ama hayatı için büyük olan o adımı atıyor. Sonra bir adım daha. Bir adım daha. Her adımda babasına bir adım daha yaklaşıyor. Hem annesi hem babası çok sevinçli. Efe son adımını da atıyor veee evet. Kavuşma anı. Babasını kocamaan kucaklıyor.

Ne güzel değil mi? Bir mucize gibi. Bir bebeğin ilk adımlarını atma serüveni yani... Her düşüşünde yılmadan tekrar denemesi, tekrar düşmesi ve tekrar denemesi… Ve tekrar düşmesi ve tekrar denemesi ve tekrar, ve tekrar, ve tekrar… Peki ya gündelik hayatta pek çoğumuzun yaptığı gibi ilk birkaç başarısızlıktan sonra pes etseydi, yahut çevresindekiler onu her düştüğünde kaldırıp tekrar denemesi için yüreklendirmeseydi? Ne mi olurdu? Ne Efe yürüyebilirdi, ne biz yürüyebilirdik. Ne Edison ampulü icat edebilirdi, ne de Fleming penisilini keşfedebilirdi. Ne dünyanın en güçlü yapıştırıcısı bulunabilirdi, ne de hiç de o kadar güçlü olmayan ama son derece kullanışlı olan post-itler gündelik işlerimizi kolaylaştırabilirdi. Yahu hatalar olmasa koca bir kıtayı bulamayacaktık! O yüzden bir işi başaramadığımızı, o işte yetersiz olduğumuzu hissettiğimiz anda kendimize sormamız gereken bir soru var. Bunu yapmayı 200 kez denedim mi?

Künye
  • YazanKadir Can Değer
  • Ses TasarımıBatuhan Kösegil