Neye Gerek Bu Sanat?
Enteresan geometrik şekiller, doğada karşılaşamayacağımız renkler… Duyduğumuz tüm bu sesler, görüntüler normal mi? Yani neden gün içinde bu kadar gerçek dışı imgelerle karşılaşıyoruz? Bu ve bunun gibi soruların hepsini cevaplayabilecek bir kavram var: Sanat. Peki hepimizin tanıdığı, en azından bir fikir sahibi olduğu bu kavram ne işimize yarıyor? Yeni 111 Hz bölümünde bu konuyu sorguluyoruz.
Çevrenizdeki seslere hiç kulak verdiniz mi?
Her gün yanından geçtiğimiz sokak sanatçılarının enstrumanlarıyla çıkardıkları ezgiler…
Bir opera sanatçısının kendi ses tellerini enstruman gibi kullanması… Peki ya çevrenizdeki görüntüler… Onlara iyice bir baktınız mı?
Enteresan geometrik şekiller, doğada karşılaşamayacağımız renkler… Duyduğumuz tüm bu sesler, görüntüler sizce normal mi? Her gün onlarca absürt görüntüye, sese maruz kalıyoruz. Peki, bunca yapay sesin, absürt görüntünün amacı ne? Yani neden gün içinde bu kadar gerçek dışı imgelerle karşılaşıyoruz? Bu ve bunun gibi soruların hepsini cevaplayabileceğine inandığım bir kavram var. Hepimizin bir şekilde aşina olduğu bir kavram... Hatta bazılarımızın başarılı bir şekilde icra ettiği bu şey: Sanat.
Evet, sanat. Hepimizin bildiği, en azından bir fikir sahibi olduğu, en kötü cümle içinde kullandığı bu kavram ne işimize yarıyor? Kafamızı çevirdiğimiz her yerde neden buna dair şeyler görüyoruz hiç merak ettiniz mi? Cevabınız evetse, gelin sizinle sanat dolu bir yolculuğa çıkalım. Ama yolculuğa çıkmadan önce sanatın ve sanatçının en büyük destekçisi bir fincan kahve koyacağım kendime.
Kahvenin odaklanmayı, dolayısıyla üretim yapmayı ve yaratıcılığı artırdığına dair bulgular var. Hatta dünyaca ünlü yazar Balzac da bol bol kahve tüketirmiş ve zihninin berraklığını da buna borçluymuş. Günde 60 fincan kahve içtiği söyleniyor. Tabii bu kadar abartmamakta fayda var. Sonuçta her şeyin fazlası da zarar, değil mi? Çarpıntı marpıntı yapar şimdi, neme lazım…
Eveeet. İşte şimdi hazırız. Öncelikle bir tanım getirelim sanata. Bu programda pek çok şeyi tanımladık sizlerle birlikte... Fakat bu sefer biraz daha zorlanacağız, çünkü sanatın öyle genel anlamda kabul görmüş bir tanımı maalesef ki mevcut değil. Antik çağlardan beri pek çok sanatçı, filozof, düşün insanı sanata bir tanım yapmaya uğraşıyor fakat bu öylesine öznel bir konu ki herkesin uzlaşabildiği bir tanım yok.
Ama genel geçer bir tanım yapacak olursak sanat:
Duygu ve düşünceleri göze ve gönle hitap edecek şekilde söz, yazı, resim, heykel ve benzeri şekillerde ifade etme konusundaki yaratıcılık.
Bu, sanatın Türk Dil Kurumu sözlüğündeki karşılığı. Fakat bunun üzerine kitaplar yazılmış, tartışmalara girilmiş.
Mesela bir görüş sanatın tamamiyle bireyi anlatması gerektiğine inanıyor. Sanat bireysel ve öznel olmalı. Bir başka görüşe göre ise sanat toplumsaldır ve tüm topluma hizmet etmek zorundadır. Bu yüzden nesnel olmalıdır. Bu tartışmalar çoook uzun zamandır devam ediyor ve hala ortak bir noktada buluşulabilmiş değil.
Peki nedir yahu bu sanat? Sözlük tanımının dışında bizim ne işimize yarar? Neden sanat yapmaya başlamışız? İfade biçimi mi, bir savunma mekanizması mı, iletişim aracı mı?
Aslında benim de belki de yapmayı en sevdiğim şey olan hikaye anlatma ihtiyacından ortaya çıkmış olabileceğine dair oldukça mantıklı açıklamalar var sanat için. Çünkü hikayecilik, zihnimizi körleşmekten alıkoyan bir tür bilişsel oyun aslında.
Bu oyun, yaşadığımız dünyayı simüle etmemizi ve karşımıza çıkacak olaylarla ilgili farklı stratejiler uygulayabilmemizi mümkün kılıyor. Gerçek hayatın zorluklarından sıyrılmamızı sağlayan bir kaçış alanı aynı zamanda.
Özellikle avcı toplayıcı olan atalarımız gerçek hayatta sayısız hayati tehlikeyle karşılaşıyordu. Kaplanlar, aslanlar, mamutlar, dinozorlar…
Yok yok dinozorlar değil. Onlar biraz daha eski. Kaplanlar diyorduk. Bunlar gibi büyük ve yırtıcı hayvanlara yem olmamaları hatta onları da avlayabilmeleri gerekiyordu. Bunun içinse bir grup olarak hareket etmeleri lazımdı çoğu zaman. Bu grup aktivitelerinin belki de en keyifli kısmını da geceleri yaşıyorlardı.
Bir ateş etrafında toplanıp danslar ediyorlar, o gün av esnasında başlarına gelen olayları anlatıyorlar bir nevi sosyalleşiyorlardı. Tıpkı bizim de arkadaşlarımızla, ailemizle şimdi yaptığımız gibi. Bu av anılarını diğerleriyle paylaşırken zaman zaman biraz abartıya kaçıyorlardı desek yanlış bir yorum yapmış olmayız herhalde. Hatta bakın size ne hatırlatacağım, bu abartılar filmlere bile konu olmuş…
Bunu bazen diğer tarafın ilgisini çekebilmek için çoğu zaman da başardıkları şeyin önemini vurgulamak için yapıyorlardı. Yani üstat Şener Şen gibi tamamıyla kafadan uyduruyorlar diyemeyiz, fakat biraz abarttıkları söylenebilir.
Bu abartılı anlatım anlattıkları kitlenin kafasında canlanmamış olacak ki daha sonrasında başka bir yol buldular, dahiyane bir yol.
Çıktıkları avları yaşadıkları mağaraların duvarlarına çizmeye başladılar. Sürü halinde avladıkları mamutları, tek başına bir kaplana kafa tutan kahramanları, dans edip sosyalleştikleri anları birer birer çizdiler. İnsanlar yaşadıklarını bir sonraki nesle, çocuklarına, torunlarına aktarma ihtiyacı duyuyordu. İşte bu noktadan sonra ilk sanat eserleri ortaya çıktı. Üstelik bu, tek bir mağarada keşfedilmedi. Dünyanın farklı yerlerindeki mağaralarda farklı dönemlere ait bir çok duvar resmi bulundu. Yani dünyanın dört bir yanındaki farklı ilkel insanlar ayrı ayrı sanatı keşfettiler. İnsanlık bu dahice atılımdan sonra aktarım işini daha da geliştirdi. Kültürlerindeki, inanç sistemlerindeki önemli figürleri resmetmeye, cisimleştirmeye başladılar. Bunların önemli kısmı daha öncesinde sözlü bir şekilde gelişmiş soyut anlatılar olduğu için üç boyutlu hale getirildiklerinde gerçek üstü figürler ortaya çıktı. Bu ilk örneklerden belki de en ilginciyse, türünün ilklerinden kabul edilen Willendorf Venüsü.
1908 yılında Avusturya’da bir tren yolu inşası esnasında bulunan Willendorf Venüsü de alışılagelmiş kadın formunun dışında bir şekle sahipti. 25 ila 30bin yıllık olduğu düşünülen bu heykelcikte tasvir edilen kadın büyük göğüslere ve normalden geniş kalçalara sahip. Bunun doğurganlığı temsil eden bir tanrıçanın heykeli olduğu fikri gelmiş hemen akıllara. O yüzden de güzelliğin tanrıçası Venüs ismini vermişler. Üstelik sadece bu heykele değil, sonrasında ortaya çıkan benzer tüm heykellere. Heykeldeki bir diğer ilginç detaysa yüzünün olmaması. Kafa kısmı komple dalgalı saça benzer bir motifle kaplanmış şekilde. Bulunan o döneme ait farklı venüslerin de benzer yapıda olması oldukça ilginç. Yıllar sonra yapılan başka bir arkeolojik kazıda enteresan bir heykel örneğine daha rastlandı.
Toprağın derinliklerinde özenle sarılıp sarmalanmış bir şey buldular. Öncesinde bunu itinayla saklanmış bir mumya sandılar. Buldukları şeyi yukarı çıkartırken bir mumya için fazla ağır olduğunu anladılar.
Keşfettikleri bu şey insan boyutlarında bir heykeldi. Fakat bazı farklılıklar vardı. Bu kadın heykelinin 40 adet göğsü vardı ve alışılmış bir kadın formunun çok dışındaydı. İşte buldukları bu heykel meşhur Artemis Heykeli’ydi.
Hani şu Yunan Mitolojisi’nde vahşi doğanın, avcıların ve doğumun tanrıçası olan Artemis’ten bahsediyorum. Gerçekte böyle bir insan olmadığını ve teknik olarak da olamayacağını günümüz bilimi sayesinde biliyoruz. O zaman neden taa o yıllarda bile böylesi gerçeküstü figürler yapıp bir de bunları özenle saklamışız? Tam da bu soruya cevap vermeden önce ufak bir araya gitsek iyi olacak.
Hem ben de kahvemi tazelemiş olurum. Malum, sanattan konuşacaksak biraz daha kahve hiç fena olmaz. Zihnimizi de tazelemiş olur hem. Tamam fazlası zarar dedim ama, azı da yarar. Bir fincandan daha bir şey olmaz…
Ohhhh… Kokusu da miss gibi şu kahvenin. Neyse neyse… Konumuza geri dönebiliriz. Neden böyle garip ve gerçeküstü figürler yaptığımızı soruyorduk. Bu sorunun cevabını sanat tarihinden de, arkeolojiden de uzak bambaşka bir disiplinde bulmuş bir bilim insanı var: Profesör Vilayanur Ramachandran bir sinirbilim uzmanı. Kendisi aynı zamanda ayna nöronlar üzerine de yaptığı çalışmalarla biliniyor. Sanat eserlerinin yaratılma süreçlerinin sinir sistemimize olan etkileri üzerine uzun çalışmalar yapan profesör, aradığı sorunun yanıtını insanlarda da değil bir hayvan türünde, martılarda bulmuş.
Ne o, şaşırdınız mı? Evet… Bildiğin martılarda bulmuş. Epey de enteresan bir deney bu.
Kiminiz biliyordur… Yavru martılar, annelerinin avladığı besinleri yine annelerinin ağzından yiyerek besleniyorlar. Bunu bilen profesör de martıları incelerken bir şeyi fark etti. Martıların gagasındaki kırmızılıktı, onun zihninde kıvılcım çakmasına sebep olan şey. Bunun üzerine Ramachandran eline bir çubuk alıp üzerine kırmızı bir şerit çizdi.
Bu çubuğu yavru martılara uzattığında annelerinin gagasına saldırır gibi çubuğu gagaladıklarını gözlemledi. Bu kırmızı çizgi onlar için şüphesiz ki yemek demekti.
Buraya kadar her şey kafasındaki gibi giden profesör bu sefer çubuklara 3 adet kırmızı şerit çizdi ve bu çubukları yavru martılara uzatıp, onların davranışlarını incelemeye başladı.
Hmmmm, sonuç epey enteresan. Çubuğa öncekinden daha iştahlı saldırdıklarını fark etti. Daha sonra, öncesinde kullandığı tek şeritli çubukla beraber, 3 şeritli çubuğu aynı anda uzattı yavru martılara. Ve gördü ki; tek şeritli çubuğu tamamıyla görmezden gelip sadece 3 şeritli çubuğa yöneldi bizim yavru martılar. Annelerinin gagasındaki kırmızı şeridi fark edecek şekilde evrimleşen martılar için üç şeritli bir gaga şüphesiz ki daha fazla yemek demekti.
Hatta Profesör Ramachandran’ın bu konuyla ilgili komik de bir çıkarımı var. diyor. Bu martılar da epey garip canlılar bu arada. Sıkı 111 Hz dinleyicileri hatırlayacaktır, “ bölümümüzde de bizi sabote etmeye kalkmıştı bu zıpır kanatlılar.
Dünyalarında normal olan şeyin normal dışı bir şekilde tasviri martıları nasıl heyecanlandırıyorsa, bizim gerçekliğimizin üzerindeki figürler, anlatılar, sesler de bizi benzer şekilde heyecanlandırıyor olabilir. Estetik algımızın nörolojik sistemimizle bu kadar yakından ilişkili olduğunu kanıtlar nitelikte bir sendrom dahi var. Sendrom falan deyince biraz korkutabilir sizi, ama merak etmeyin hiç de öyle değil.
Stendhal sendromu kişinin sanat eserlerinin bolluğu, görkemi ve güzelliği karşısında kendinden geçme hali diye özetlenebilir. Hızlı kalp atışı, baş dönmesi, şaşırma, baygınlık hatta halüsinasyona varan sonuçlara sebep olabilen psikosomatik bir rahatsızlık.
İsminin hikayesi de hoş bir anekdottan geliyor. Bir gün ünlü Fransız yazar Stendhal, Floransa’daki meşhur Santa Croce Bazilikası’nı ziyaret etmiş. Michelangelo, Machiavelli, Galileo gibi önemli sanat ve düşün insanlarının mezarlarının da bulunduğu bu bazilikadaki freskleri görünce neler hissettiğini şu sözlerle dile getirmiş.
Stendhal: Floransa’da olmaktan, o muhteşem insanların mezarında dolaşmaktan dolayı kendimden geçmiştim. Bu yüce güzelliğin düşüncesi beni avuçları içine almıştı. Bir an ilahi hislere gömüldüm. O an her şey ruhuma sahicilikle hitap etmeye başladı. Ah, keşke unutabilsem. Kalbim hızla atmaya başlamıştı. Hayat gözlerimin önünden çekilmişti. Yürürken yere yuvarlanıp gitmekten korktum.
Düşünün ki Sistina Şapeli’ndeyiz. Kafamızı yukarı kaldırıyoruz ve o da ne? İnanılmaz detaylarla bezenmiş muazzam bir tavan resmi bizi karşılıyor. Dünyanın belki de gelmiş geçmiş en iyi sanatçılarından biri Michelangelo’ya ait olan bu freskten sahibini bilmesek dahi etkilenmek çok olası. Böylesi bir sanat eserinin yoğunluğunun çevrenizi sardığını düşünün.
Ya da dünyaca ünlü Louvre müzesine gittiğimizi hayal edelim. Tamamını dolaşmanın en az iki gün sürdüğü bu müzenin geniş koridorlarında yürürken tarihin en ünlü heykellerine, tablolarına, mozaiklerine baktığınızı düşünün. Bir tarafta size kimilerine göre dünyanın en iyi tablosu olan Mona Lisa göz kırparken, diğer yanda Psike ve Eros’un birbirini kucaklamasına tanık oluyorsunuz. Ancak o da ne? Gördüğünüz şeyler sizi o kadar etkiliyor ki midenizde hafif bir kramp hissediyorsunuz.
Gücünüzün azalıyor ve hatta gözlerinizden yaşlar boşalıyor. Başınız dönüyor veee…
Neyse ki şu anda orada olmadığımız için bayılmadık da başımıza bir iş gelmedi. Ama yine de aklınızda bulunsun, olur da bir gün yolunuz düşerse yanınıza bir şişe su almayı ihmal etmeyin. Bu bayılma olayı kesin başınıza gelir demiyorum fakat bunu yaşayan insan sayısı sandığımızdan biraz daha fazla. Binlerce insanın her sene Louvre Müzesi’nde baygınlık geçirdiği de söyleniyor. Bu sanat çarpması durumu genellikle yurtdışından gelen turistlerde daha fazla gözlemleniyormuş. Ne kadar garip değil mi? Sık sık sanat eserleri için baş döndürücü ifadesi kullanılır… Acaba bu söz, bu masum sendromdan mı geliyor? Kim bilir?
Bu arada Floransa Sendromu olarak da anılan bu durumu yaşayan isimlerden biri de Sigmund Freud. Modern psikolojinin kurucularından biri kabul edilen bilim insanı Yunanistan’a yaptığı bir geziden çok etkilendiğini kaleme almış. Yaşadığı tecrübeyi “endişe verici bir yabancılaşma duygusu” olarak tanımlamış. Freud’a göre bu yabancılaşmayı her yaşadığında düşsellik ve gerçeklik arasındaki sınırlar yok oluyormuş. Freud da bu gezisinde düş ve gerçek arasındaki sınırı kaybetmiş olacak ki Davut Heykeli’nin karşısında bayılıvermiş.
Farkında olarak yahut olmayarak sanata dair yapılmış en iyi tanımlardan birini ortaya atmış Freud bu olaydan sonra.
Düşsellik ve gerçeklik arasındaki sınırların yok edilmesi…
Sinema da, resim de, müzik de tam anlamıyla bunu vaat ediyor bizlere. Sadece yaşanmış şeylerin değil, yaşanmamış ihtimallerin de hikayesini anlatmamıza olanak sağlıyor. Saatlerce konuşup anlatamayacağımız şeyleri birkaç dizede anlatmamıza olanak tanıyor. Hepimizin yaşadığı, kelimelere dökemediğimiz onca duyguyu birkaç notaya sıkıştırıp dışa vurabilmemizi mümkün kılıyor.
Sanatı anlamak için hayatını sanata adamış biri olmamıza da gerek yok. Herkese, ama herkese ulaşabiliyor. Çünkü hepimizin temelinde belki de asırlar önce o ateş etrafında toplanan atalarımızdan bize miras kalan bir güzellik anlayışı, estetik duygusu var. Tüm bu güzelliklerle, farklılıklarla aramızda rengarenk bir bağ mevcut.
Sanatsız bir dünyanın nasıl bir yer olacağını hayal edebiliyor musunuz? Her şeyin olduğu gibi anlatıldığı, resmedildiği, seslerin sadece konuşmak için kullanıldığı, çamurun sadece temel ihtiyaçlar için şekillendirildiği bir dünya… Kulağa, çok sıkıcı geliyor, değil mi?
Künye
- YazanKadir Değer
- Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt